Emrah's profileYukarıya İnip Aşağıya Çı...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
May 15 ÜMİT OLMAZSA , HAYAT DA OLMAZ...
Alıntı: http://asiminnesliosmanli.spaces.live.com/blog/cns!D7D767D3CA060108!7442.trak July 19 Güzel ve Çirkin
Annem ve babamın onca şehir gezmenin vermiş olduğu tecrübeyle karar verdikleri, dostlukları ve komşu ilişkileriyle meşhur olan şehir Adana’da, annemin komşularıyla “gün” yaptığı bir öğle vaktinde, babamın ablamı da alarak bizi kocaman beyaz bir perdenin önünde sıra sıra koltukların olduğu büyük bir salona götürdüğünü hatırlıyorum. Boyumun küçüklüğünden olsa gerek, kocaman beyaz perdesiyle ve gözümde karmaşa yaratan bu koltuk dizileriyle dolu olan salon o kadar devasa görünüyordu ki, böyle bir salonda hiç sıkılmadan, eğlencesi hiç bitmeyecek çok güzel bir saklambaç ya da körebe oynanabilirdi. O kadar eğlenceli olurdu ki, hiç sobelenmez veya hiç ebe olmazdım. Ama salonun oyun alanı olmadığını çocukların yanında kırmızı yanmış trafik lambası gibi duran velilerden anlayabiliyordum. Olsun, zaten oyun oynamaya değil, ne olacağını merakla beklediğim çok daha değişik bir şey yapmaya gelmiştik. Babam, ablam ve ben yerlerimize oturmuş, heyecanla ne olduğunu bilmediğim bir şeyi bekliyordum. 1991 yılında 8 yaşımda ilkokul 3. sınıfa giderken babam bizi ilk defa sinemaya götürmüştü. Sinemanın içini ilk o zaman görmüştüm. Kocaman beyaz bir perde ve önündeki sıra sıra koltuklara, yer gösteren biri tarafından oturtulan aileleriyle gelen çocuk kalabalığı. Ve salonda yankılanan çocuk seslerinin vıcırtıları. Sinemada bir çizgi filmin toplu olarak izlendiğini de ilk o zaman öğrenmiştim. Ama bu kadar kalabalığın nasıl izleyeceğini başlayana kadar çözememiştim. Televizyon kadar küçük görüntüyü buradan nasıl görecektim ki? Herkes sırasına oturmuş, salon ışıkları kapatılmıştı. Perdeye yansıyan kocaman görüntü bütün soruları aklımdan silmiş yerini şaşkınlığa bırakmıştı. O an uzaktan veya yanımdan biri bana baksa; gözlerini kocaman açmış hiç kırpmadan hayranlık ve şaşkınlıkla kocaman perdeye yansıyan kocaman görüntüleri izleyen bir çocuk görürdü şüphesiz. Karanlıklar içinde kocaman perdede renk cümbüşü, parlayan ışıklar. Gözlerimi alamıyordum. Bir çocuk olarak soracaklarım mutlaka olmuştur ama kafamı çevirip de sorma fırsatım olmamıştı herhalde. Vay be! Sinemada çizgi film izlemek böyle bir şeydi demek. Ne kadar büyüleyici. İlk sinema salonu ile tanışmam ve sinema salonunda görüntü ile karşılaşmam, bu deneyimi yaşamam böyle olmuştu. Bu deneyime alışıp da dikkatimi başlayan çizgi-sinemaya verdiğimde, hayatımda hiç unutamayacağım ikinci bir deneyimi yaşayacaktım. 8 yaşımda ilk defa gittiğim sinemada izlediğim ilk çizgi-sinema Güzel ve Çirkin’di. Belki çok karmaşık düşünemiyordum fakat bir kıza âşık bir canavar olduğunu anlamıştım. Canavarın bu görüntüsünden rahatsız olduğunu, çekindiğini de anlamıştım. Fakat her şeye rağmen filizlenen aşka engel olamadığını, en önemlisi karşılık gördüğünü ve en sonunda bir canavarın bile sevmeye hakkı olacağına inandıracak bir sevgiyle dans ettiklerini hatırlıyorum. Konuşan çaydanlık ve fincanlar, şamdanlar, şarkı söyleyen kaşıklar ve dünyalar güzeli bir kız ve canavarın yani güzel ve çirkinin aşk dolu dansı. Aşkın çizgi film halini de ilk o zaman görmüştüm. Güzelin, sadece gözlerinin parladığı karanlık bir salonda çirkinle karşılaştığı ilk andan, lanetten kurtulup insan olarak birlikte dans ettikleri o müthiş son ana kadar izlediklerim, sadece "liliput" çizgi filmleriyle karşılaşmış bu küçük gözler için olağanüstüydü. Uyurken dinlediğim ve hep yaşamayı umduğum masallardan bir bölümdü bu ve bu masalın içindeydim sanki. Bu izlediklerim o zaman için öyle anlatılmazdı ki, anlatmaya kalksaydım sadece kasetten izlediğimiz 10 dakikalık çizgi filmlere benzemediğini söyleyebilirdim. O çizgi filmlerden çok daha güzel ve hatta söylediğim gibi olağanüstüydü. Çizgi- sinema sevgim o zaman başlamıştı. Güzel ve Çirkin’in sonunda canavar lanetten kurtulup insan oluyordu ama gözlerini kocaman açmış hiç kırpmadan hayranlık ve şaşkınlıkla kocaman perdeye yansıyan kocaman görüntüleri izleyen çocuğa yani bana lanetini bulaştırıyordu. Heyecan ve şaşkınlıkla yaşadığım bu deneyim, çizgi-sinemalara karşı ilgimi hep o yaştaki çocuğun hislerinde tutmuştu. Bana bulaştırdığı lanet buydu işte. Sinemaya gelen her çizgi-sinemaya hala 8 yaşımdaymışım gibi hevesle gitmek istiyorum. Bu beni hiç rahatsız etmiyor. Öyle ki, tek başıma gitmek zorunda kalsam bile hatta ailesiyle gelen çocuğun salonda önüme oturması ve iki de bir dönüp bana bakması bile rahatsız etmiyor. Çizgi filmi hala çok seviyorum. Çok nadir olarak geçtiğim televizyon karşısında eğer çizgi filme rastlarsam oturup izliyorum. O zaman düşünmemiştim fakat şimdi düşünüyorum da; neden çizgi-sinemaya sadece çocuklar götürülür. Sınırsız hayal gücünün resmedildiği başka hangi sanat dalı var ki? July 05 MONOLOGLAR
Hiç monolog yaptınız mı? Çok zevkli oluyor. Olaylar istemediğiniz yerlere gidiyor. Elinizde olmadan. Bir bakmışsınız sinirlenmiş, bir bakmışsınız alaycı bir tavırdasın, birden sevinçli oluyorsun, bazen de üzülüyorsun. Her şey sizin elinizde gibi görünüyor ama verilmesi gereken cevap kontrolü kaybetmenizi sağlıyor. Konuşan bilinçaltınız belki de. Kendinizi çözmeye yarayan ufak muhabbetler belki de. - -Emrah - -Efendim? - -Nasılsın bugün? - -Ya ne olsun işte. Orta karar. - -Ne orta karar. Kahve mi lan bu? - -He kahve. Köpüğü bol üstelik. - -Bol olsun. Birazdan falına bakarım. - -İyi de sen fal bakmasını bilmezsin ki. - -Nerden biliyorsun, bilmediğimi? - -Çünkü sen bensin. - -Ben biliyorum, sen bilmiyorsan ne yapayım? - -Çattık - -YA zaten iki laf salla tutuyor mutlaka. - -E o zaman salla. İlla kapatmak mı lazım? - -İyi de kapatacak bir şey yok ki zaten. - -Sana şimdi gerilir gerilir gerilir bir çakarım, kendime acıyorum… - -Seninle de muhabbet edilmiyor. Ben gidiyorum? - -Nereye gidiyorsun? Böyle sürüp gider. Verilen cevaba verilen cevaplar. Sonu yoktur aslında bunun. Her şeyden konuşulabilir. Hoş sohbettir de üstelik. Belki ifadesini anlamıyorsunuzdur ama niyet muhabbetin gidişatından anlaşılıyordur. Hafif empati. Neyse, bu tür monologlar çok yapılabilir. İstemediğin kadar. Daha sonra, uzun bir aradan sonra okuduğunda komik gelecek kadar çok yazılabilir. Aynı 14/10/2001 – Pazar, saat:19:14 tarih ve zamanlı yazmış olduğum komik yazıdaki gibi… Tükenmez kalemin yazıp yazmadığını anlamak için bir cümle yazma girişimim, bakın nasıl sonuçlanıyor: “Sadece bulduğum kalemin yazıp yazmadığına bakmak için yazıyorum. Çoğunuz hemen atlayabilir “Al bir kağıt üzerini hafiften karala anlarsın. Hatta bu kadar uzun yazıp anlamaya çalışacağına daha bu yazıya başlamadan ilk harfinde anlayabilirdin” diye ama gerçek öyle değil. Tabi ki de dediğiniz gibi anlayabilirdim ama ben sadece bu kalemin kalitesine bakmak için bu kadar uzun yazmayı tercih ediyorum. Üstelik şu anda canım sıkılıyor, onun için. Belki de bilmediğim bir şey bilinçaltımdan bana baskı yapıp yazmamı istettiriyor. Ne bileyim ben? Hem size ne kardeşim!? Yazamam mı ulan? Size bir de hesap mı vereceğiz niye yazıyoruz diye? Yazıyorum işte Allah Allah!! İsterseniz “nasıl yazıyor” testi değil de “kalem gözü nasıl kör ediyor” testi yapayım üzerinizde, nasıl olur? Adamı delirtmeyin Allah’ınızı seviyorsanız. Haydi dağılın yoksa dağıtmasını bilirim. İçimdeki katili uyandırmayın zaten uyanmamış haliyle bile oldukça kötüyüm, gerisini varın siz düşünün. Hadee! Bu arada, kalem güzel yazıyormuş. :)” Hafif sinirli miyim neyim? Biraz sinirlenmişim. Ama saman alevi gibi sönüvermişim. Kalemi göze sokacak kadar da canileşmişim sanki biraz. Ama amacımı unutmamış sonunda güzel yazdığını belirtecek kadar da yoğunlaşmışım. Bu yazıyı hep tebessümle okurum. Belki düşünüldüğünde delilik sınırları dahilinde bir eylem gibi görünebilir. Ben bunu reddediyorum. Her insan biraz kendiyle konuşmalıdır. Ama fazla abatmadan tabi. Çünkü bu bir oyun. Tıpkı kendi kendimize oynadığımız Karagöz-Hacivat oyunu gibi. Ya da elimizle duvara gölgeden şekiller yapmak gibi bir şey. Aklımızın kendimizde oluşturduğu gölgeler; monologlar.
June 24 Yaldızlı Düş...![]() Sonunun başlangıcıyla karıştığı ve nasıl anlatılacağını çözemediğim bir hikâyedeyim. Nasıl başladığı ve ne zaman, nasıl çözüleceğinin bilinmediği bu anı, masallara layık bir düşün yaldızlı görüntüsü gibi ışıl ışıldı. Her anı, hatırlanan her görüntüsü buğulu camın arkasından bakıyormuş hissi veriyordu. Bir film karesinde buluşanların mutlu olduğu kadar duygusal, ağlayanın gözlerindeki yaşı görmek kadar acıklı ve her daim, olmayacak gibi görünen hadiseyi beklemek kadar umutlu; genel olarak umut verici bir hikâye. Yaşandığını fark ettirmesi, bir amacın olduğunu hissettirmesi, kısa sürelik de olsa kendine saygı kazandırmasıydı bu hikâyeyi umutlu kılan. Uyanık tutması, heyecanla bekletmesiydi umudun uyanıkken görülen rüya olduğunu göstermesi. Ayakta olsak da umudun rüyasındayız. Bir rüya ki; bu anı, masallara layık bir düşün yaldızlı görüntüsü gibi ışıl ışıldı. Bu öyle bir hikâye ki; çime bastığında ardında kalan ayak izi, tozlu bir yere dokunduğunda kalan el izi, buzlu, soğuk bir suyu bardaktan içtiğinde kalan dudak izi kadar gerçekti. Yaşanılan acılar ve üzüntüler, evde giydiğin diz yapmış eşofman kadar gündelik ve sadece evde giyecek kadar kıskançtı. Yürüdüğünde çıkan terlik şıkırtısı kadar tekdüze, oturduğun kanepenin gıcırtısı kadar olağandı. Annelerin evlatlarını azarlaması kadar sinirli, “tamam” deyip yapmayan evlat kadar sahtekârcaydı. Rüzgârda kurumaya bırakılmış solgun çarşaf gibi hiçbir zaman kurumayan, tam kuruyacakken üzerine tekrar tekrar yağmur yağması kadar şanssız ve bahtsız, o çarşafı asan kadar düşüncesizceydi. Aynı rüzgârdan yararlanan bir çocuğun uçurtmasını uçurmaya çalışması kadar neşeli, uçurtmanın rüzgâra karşı koyup yükselmesi kadar azimliydi. Camdan uçurtmayı izleyen biri kadar hevesli, camda yağmurdan sonra kalan iz kadar belirsiz ve o izi fark etmeye çalışan kadar dikkat isteyen bir hikâyeydi. Otogarda istenen sadece gidiş bileti kadar hüzünlüydü. Gece karanlığında giden uçağın yanıp sönen ışıkları ve uzaktan gelen git gide uzaklaşan sesi kadar silikti. Gardan ayrılan trenin raylarda çıkardığı ses gibi tıkırtılı, limandan ayrılan geminin arkada bıraktığı köpük gibi beyaz beyazdı. Veda hatırlatan izler kadar akılda kalıcıydı. Ve bir savaşta güneşte parlayan kılıcın indirdiği darbe kadar acımasız, fırlatılmış ucu alevli ok gibi kararlı ve hırslı, saldırıya geçmiş zırhlı bir ordu kadar yıkıcıydı. Özgürlük arayan, bu uğurda kayıplar yaşamayı göze almış taraf kadar fikirperest bir hikâyeydi. Güzel bir hikâyeydi. Düzensizliğin, uyumsuzluğun ve aceleciliğin getirdiği sallapati yaşantının çalakalem özetiydi. Düzensizliğin yerine tercih edilen adaletsiz bir düzendi. Ama her şeyden öte hayatı sevdiren, aynanın kenarında renkli akisler uyandıran bir güneş aydınlığı gibi pırıl pırıl bir anıydı. Herkesin yaşadığı, bir şeyler bulacağı gerçek bir hikâye. Özrün olmadığı her zaman teşekkürü hak eden bir hikaye… May 07 En azından ayağa kalk.![]() Ne kadar kısa zamanda oldu bunlar. Ne kadarda kısaydı. Bitmek bilmeyen bir kabustan uyanmak ve belli bir süre rüyanın etkisinde etrafa boş gözlerle bakınmak gibi. Karanlıkta silgin, belli belirsiz eşyalarda duvarda göz gerdirmek. Ya da yağmurlu bir gecede buğlanmış gözlük camından uzağa bakmak. Gözlük yoktu belki ama uyandığımda yağmur yağıyordu. Hüzün, telaş, merak ve korku yağmuruydu yağan. Ve yağmur damlaları zihnime damlıyor, damlalar dans ediyordu. Bir ter damlası anlımdan süzülüyor, hafifçe aşağıya kayıyordu. Yorgan o şefkatli sıcaklıktan ılığa dönüyordu. Buğulu görünen bu gece gibi, yatak da soğuyarak beni itekliyordu. Hiç biri yanında istemiyormuş gibi. Sessizlikte kendi nefesimi duyuyorum. Tek dost. Kötü bir rüyaydı gördüğüm. Şimdi rahatlamalı ve başımı yastığa koyup uyumalıyım. Sabah olduğunda hatırladığım kötü bir anı gibiydi yaşadıklarım. Çok kısa zamanda olan ve çok kısa süren bir anı. Sanki, dilini yaktığı gibi kalbini, beynini yakan acı bir anı. Hıçkıra hıçkıra ve uzun uzun ağlamanın kısa bir çözüm olduğu, gözyaşlarını silip keskin bakabileceğin bir hayata gerçek bir adım. İstemediğin bir gerçeğe. Hastalık gibi. Bir an önce geçmesini isteyip de geçmesinin zaman alacağı bir illet. Nokta değildi koyduğun. Sadece küçücük bir virgül. Yaşadığın olayları sıraya dizen küçük bir virgül. Ve bu cümle içinde altı çizilen önemli anlar. Dostluklar, şefkat, aile ve sevdiklerim. Peki koyu harfle yazılanlar. Koyu harfle yazılıp gözüme sokulan anlar. Belki bütün bunlar, sıraya dizilen olaylara diklenmek, göğüs germek mümkün olmuştu fakat yaşanılan en büyük olaya isyanım hiç bir işe yaramamıştı. Ağladığımı çok net hatırlıyorum. Bu hüzünlü ağlayış içinde gülüşünü, konuşmasını, sarılışını ve beni "oğlum" diye çağırışını da çok iyi hatırlıyorum. Hatırladıkça ağladığımı. Etrafımdaki kimsenin anlamayacağı bir üzüntü ile. Ama sonrası rüya gibiydi. Bitmek bilmeyen kabus. Ve ardından yağan hüzün, merak ve korku yağmuru. Göz yaşım yanaklarımdan süzülüyor ter damlasına karışıyordu. Yağmurda yürümeyi sevdiğimi sanırdım fakat içi su dolu bir çukura basmıştım. Üstelik düşmüş yaralanmıştım. Bu durumda kim tekrar doğrulup gezmek ister ki? Ama uzanıp kalamayacağıma göre...
Benim Davam Beşeri Değil ki Ümidim Kırgın Olsun...
March 31 Dünyalara bedel bir neşeKeyfim olmadığında ya da canım sıkıldığında izlediğim, beni saniyede neşelendiren görüntü..
Gülmek ne güzel...
March 26 Kalbin tiktakları doğumla başlamış ölüm bestesinin mırıltılarıdır.![]() ![]() ![]() Birçok efsanelerin, dostluk destanlarının yazıldığı "EZEL"'den miras kalan duvar saatinin; zamanını şaşırmasın diye dostluğa giden yolun girişinde tek düze bir tıkırtıyla çalıştığını işitiyorum. Ve bu da bana asla sonu olmayan, geçmek bilmeyen dostluğunun, arkadaşlığının ve kardeşliğinin sonsuzluğa uzanan milyonlarca ve milyonlarca kurşun gibi ağır saniyesini anımsatıyor.
sınıftan bir dostumun hatıra defterine uzun bir uğraş ve beyin eforundan sonra bunları yazmıştım. Üstelik bu yazının yeterli bile olmadığını düşünüyordum ki, bugünkü derste (30/03/2007 - Tüketici) yazmış olduğu övgü dolu satırlar, yazmış olduğum yazının fazla olduğunu düşündürttü.
Hıyar Emrah Emrah bir hıyardır Öyleyse hıyarlar Emrah'tır. Her Emrah'a hıyar diyemeyiz Öyleyse Emrah kesin hıyardır Hıyar ne Emrah'tır ne de değildir Ancak ve ancak hıyarlar Emrah'tır Hıyar hem Emrah'tır hem değildir Hıyar bir bitkidir Emrah ise değildir öyle ise Emrah kesin bir hıyar bitkisidir hıyar hıyardır... dersin ortasında koyveriyordum az kalsın. February 07 Güdümlü Tehlike
"Hiç düşündünüz mü?" diye sormayacağım, ki kimse durup dururken ve benim gibi böyle bir olasılığa kanaat getirecek deneyimi yaşamadan, kendi kendine böyle bir soru sormaz. Üstelik giriş olduğu için "şişman ve kısa boylu kadın" tarifindeki bazı ayrıntıları geçtim. Asıl tehlikeli olanları veya tehlike oluşturanları; şişman, kısa boylu, bir elinde yük taşıyanı ve gözü uzakta bir yere dalmış olanıdır. Bu zat-ı muhteremler, uzakta bir yere daldıkları ve bu daldıkları yer genelde kafasını çevirecek yönde bir yer olduğu için, ters yönde yanından geçecek birini farkedemiyorlar. Ve aynı zamanda şişman oldukları için ve tabiri caizse penguen tarzı kolları hafif yukarı kalkık şekilde yürüdüklerinden dolayı yolları jetonsuz turnike gibi tıkıyorlar. Elinde yük taşıdıklarından dolayı boşta kalan kollarını daha çok sallayarak yürüdükleri için yanından geçmek isteyene fırsat vermiyorlar. Belki bütün bu özellikler bir tehlike oluşturmuyor olabilir, bilinmez tabi (belki tehlikeye maruz kalan vardır), ama bütün bunlara kısa boy eklendiği zaman, 1,83 boyundaki adama tarifi imkansız manevi ve fiziksel bir acı yaşatıyorlar. Nasıl diye merak ediyorsunuz değil mi? Kadın kendisini ve etrafındakini böyle bir tehlikeye maruz bırakacağını bilseydi eminim ki daha dikkatli yürürdü. Ama benim gibi onun da hiçbir fikri yoktu. Ve kısa boylu olmasından dolayı, fütursuzca salladığı kolu, vücudumun hizasında olan yere, okkalı bir tokat atıyordu. Bu tokat bildiğiniz "elinin tersi" tarzında değil. Havluyu sarıp ucunu ıslattığınız tarzda "vurup çekme" tekniğinde bir vuruş. Bu acıyı bilmiyorsanız anlamazsınız. Ama çok acıdığını söylersem de inanabilirsiniz. Belki vurduğu yerin hizası bacağıma ya da göbeğime gelse, bir derece acısına dayanılabilirdi ama bu hiza öyle bir nokta atışı yapıyordu ki, "tarifi imkansız acı"yı yaşatacak bir yere denk geliyordu. Bu hizanın neresi olduğunu anlamışsınızdır. Anlamayanlara anlatayım ki; bu hiza, tıbbi dilde genital bölge olarak adlandırılan ve neredeyse en hassas olan bölgeydi. Affalıyorsun. Ama çaktırmıyorsun. Kadın ne yapacağını şaşırıyor. Yediğin tokatla, hafifi öne eğilmişsin. O an, çaktırmamak için, öne eğilip ayakkabını bağlıyor numarası yapamazsın, kalabalık bir geçittesin. Hemen toparlayıp yoluna devam ediyorsun ve bir an önce, bu talihsiz olaya şahit olmuş kalabalıktan uzaklaşmak istiyorsun. Bir yanda çarptığı yer hafiften ağrıyor. "Eli de çok ağırmış" diyorsun. Utançtan kırmızı ve ağrıdan halsiz bir şekilde ne yapacağını şaşırıyorsun? Belki o an durup kadınla, yolda yürüme ahlakı ve bunun sonuçları hakkında bir tartışmaya girilebilir. Ama zannetmiyorum ki, bu başlatacağım tartışma sakin bir şekilde ve bahsettiğim doğrultuda yürüyebilsin: - Hanfendi beaa!! Dikkatli yürüyün yaa!! Olmaz ki insan yürürken önüne bakar. Valla benim önümle daha bir ilgilisiniz. - Aaaa! Terbiyesize bak. Koskoca, anan yaşında kadınla böyle konuşmaya utanmıyor musun? vs. vs. Böyle bir tartışmadan haklı olarak çıkacağımı zannetmiyorum. Üstelik dayak yiyerek bile çıkabilirim. Sonuçta Şirinevler, Kurtlar Vadisi'nden miras kalmış, kabadayıvari ahlak anlayışını benimsemiş, elinde tesbihiyle adam dövmeye hazır, yarı ahlak bekçisi kıvamında, kara kaşlı kara gözlü, takım elbiseli adamların bol olduğu tabiri caizse volta attığı bir mekandı. Ve bu mekanda ters olmazdı. Hele tombul ve sevimli teyzelere söylenecek kötü bir söz, kabadayılık kitabında en ağır suça denk bile olabilirdi. Onun için, bu kadar stres ve gerilimin yaşandığı bu alanda, böyle bir tartışmaya giremezdim. Kabullenmiş olarak ve keyifsiz bir deneyim yaşayarak o anı noktalıyorsunuz. Yapacak hiç bir şey yok. Derler ya; hata yapmaktan korkma sadece aynı hatayı tekrarlama diye, artık biraz daha dikkatli yürüdüğümü itiraf etmeliyim. Ama ne kadar dikkatli olursanız olun, kader işte, bir kaç defa daha aynı olay tekrarladı. Hatıratımda iz bırakan bu olayı yaşayan biri olarak tavsiye sunmaya hakkım var sanırım. Tavsiyem odur ki; özellikle erkekler, şirinevler köprüsünden geçerseniz, bilin ki bu güdümlü füzeler sizi beklemekte. Dikkatli olun benden uyarması.
February 01 "akşam, kat:12" tablosu
Bir yağlı boya tablosu yapmaya başladığında önce en arkadan başlarsın. Pencereden gördüğüm tablonun en arkasında mavi ve beyaz bir gökyüzü; sarı, turuncu ve kızıl renklerin iç içe geçtiği bir ufuk vardı. En uzakta bir asker gibi kıpırtısız ve dimdik nöbet bekleyen binaların arasından görülen deniz, üstün körü boyanmış yağlı boya tablosu gibi çoktan sise bulanmış, bulanıklaşmıştı bile. Gemiler zorlukla seçiliyor, deniz koyu rengini siyaha taşıyordu. Nöbet tutan binaların önünde kalan ve nispeten denize yakın olan; küçük ve az katlı apartmanlarıyla 7. ve 8. kısım evlerinin kırmızı kiremitli çatısı, uykuya dalmış bir ejderhanın pullu sırtını andırıyordu. Ufuğun kızıl rengiyle daha da belirginleşmiş ve parlamıştı. Her an uyanacakmış gibiydi. Belki bu ejderha tek dişi kalmış bir canavardı ve uyumasını sağlayan da; akşam loşluğundan nasibini almış hafif gölgeler içinde hemen önünde duran ve medenileşme görevinde elinden geleni yapmaya çalışan, Yunus Emre Kültür Merkezi'ydi. Sanki oynayan her tiyatro oyunu, yapılan her sergi bu ejderhaya söylenen bir ninniydi. Ve ejderhayı yenecek ya da uyutacak tek kahramanı aynı zamanda kültürü simgeleyen bir heykel gibiydi. Hangi ülkeye ait olduğunu bilmediğim eski tarz mimariyle yapılmış ve kalıbı hiçbir heykel tarzına uymayan bir heykel. Ve bir uçak, Yunus Emre Kültür Merkezi hizasında, sessizce saldırıya geçmiş yırtıcı bir kuş ya da isimlendirirsek bir baykuş gibi ufkun sarı, turuncu ve kızıl rengine boyanmış sol ucundan sağ ucuna, binaların arkasına, bilinmeyen avına doğru inişe geçiyordu. Hemen yakınımızdaki ilkokuldan Beethoven, Bach ya da Mozart'a ait olabileceğini düşündüğüm, kaçıncı senfoniye ait olabileceği hakkında hiç bir şey düşünemediğim, senfonik bir teneffüs zili duyuluyordu. Kapılarından mavi önlüklü öğrenciler taşıyor, sağa sola koşuşturuyorlardı. Yiyecek aramaya çıkan mavi renkli bir çeşit çöl karıncaları gibi. Yorucu ders saatinin sonunu, akşam loşluğundaki bu koşuşturmalarla kutluyorlardı. Okul hizasının sağ tarafında kalan parkta; kimbilir hangi iki sevgili sevdiğinin yanağına buse kondurmak için karanlığın çöküşünü heyecanla bekliyordu. Parkın arkasında kalan Atrium, "beni unutmayın!" dercesine, karanlığın çökmesini beklemeden bina ışıklarını yakıyordu. Binanın görünmesini engellediği Yunus Emre Camii'nden akşam ezanı duyuluyordu. Ve 12. katın penceresinden bir gün daha akşam oluyordu. Ataköy'e akşam çöküyordu. Sokak lambaları yanmaya, araba farları daha da belirgin olmaya başlamıştı. Binalar yavaş yavaş gözlerini açıyordu. Düzensiz bir şekilde ışıklar yanıyordu. Karanlık yavaş yavaş çökerken, perdeyi çekmeden son bir kez baktığımda; apartman silüetleri, kocaman ve sırıtan bir ağızın üst dişleri olmayan, düzensiz, eğri büğrü ve çürük alt dişleri gibiydi. Pencerelerden yansıyan ışıklar dişini yine fırçalamadığını gösteriyordu. Ayıp olmasın diye bir tebessümle selamlıyorum ve sevgililerin birbirinin yanaklarını öptüğünü umarak perdeyi çekiyorum. |
|
|