Emrah's profileYukarıya İnip Aşağıya Çı...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
July 19 Güzel ve Çirkin
Annem ve babamın onca şehir gezmenin vermiş olduğu tecrübeyle karar verdikleri, dostlukları ve komşu ilişkileriyle meşhur olan şehir Adana’da, annemin komşularıyla “gün” yaptığı bir öğle vaktinde, babamın ablamı da alarak bizi kocaman beyaz bir perdenin önünde sıra sıra koltukların olduğu büyük bir salona götürdüğünü hatırlıyorum. Boyumun küçüklüğünden olsa gerek, kocaman beyaz perdesiyle ve gözümde karmaşa yaratan bu koltuk dizileriyle dolu olan salon o kadar devasa görünüyordu ki, böyle bir salonda hiç sıkılmadan, eğlencesi hiç bitmeyecek çok güzel bir saklambaç ya da körebe oynanabilirdi. O kadar eğlenceli olurdu ki, hiç sobelenmez veya hiç ebe olmazdım. Ama salonun oyun alanı olmadığını çocukların yanında kırmızı yanmış trafik lambası gibi duran velilerden anlayabiliyordum. Olsun, zaten oyun oynamaya değil, ne olacağını merakla beklediğim çok daha değişik bir şey yapmaya gelmiştik. Babam, ablam ve ben yerlerimize oturmuş, heyecanla ne olduğunu bilmediğim bir şeyi bekliyordum. 1991 yılında 8 yaşımda ilkokul 3. sınıfa giderken babam bizi ilk defa sinemaya götürmüştü. Sinemanın içini ilk o zaman görmüştüm. Kocaman beyaz bir perde ve önündeki sıra sıra koltuklara, yer gösteren biri tarafından oturtulan aileleriyle gelen çocuk kalabalığı. Ve salonda yankılanan çocuk seslerinin vıcırtıları. Sinemada bir çizgi filmin toplu olarak izlendiğini de ilk o zaman öğrenmiştim. Ama bu kadar kalabalığın nasıl izleyeceğini başlayana kadar çözememiştim. Televizyon kadar küçük görüntüyü buradan nasıl görecektim ki? Herkes sırasına oturmuş, salon ışıkları kapatılmıştı. Perdeye yansıyan kocaman görüntü bütün soruları aklımdan silmiş yerini şaşkınlığa bırakmıştı. O an uzaktan veya yanımdan biri bana baksa; gözlerini kocaman açmış hiç kırpmadan hayranlık ve şaşkınlıkla kocaman perdeye yansıyan kocaman görüntüleri izleyen bir çocuk görürdü şüphesiz. Karanlıklar içinde kocaman perdede renk cümbüşü, parlayan ışıklar. Gözlerimi alamıyordum. Bir çocuk olarak soracaklarım mutlaka olmuştur ama kafamı çevirip de sorma fırsatım olmamıştı herhalde. Vay be! Sinemada çizgi film izlemek böyle bir şeydi demek. Ne kadar büyüleyici. İlk sinema salonu ile tanışmam ve sinema salonunda görüntü ile karşılaşmam, bu deneyimi yaşamam böyle olmuştu. Bu deneyime alışıp da dikkatimi başlayan çizgi-sinemaya verdiğimde, hayatımda hiç unutamayacağım ikinci bir deneyimi yaşayacaktım. 8 yaşımda ilk defa gittiğim sinemada izlediğim ilk çizgi-sinema Güzel ve Çirkin’di. Belki çok karmaşık düşünemiyordum fakat bir kıza âşık bir canavar olduğunu anlamıştım. Canavarın bu görüntüsünden rahatsız olduğunu, çekindiğini de anlamıştım. Fakat her şeye rağmen filizlenen aşka engel olamadığını, en önemlisi karşılık gördüğünü ve en sonunda bir canavarın bile sevmeye hakkı olacağına inandıracak bir sevgiyle dans ettiklerini hatırlıyorum. Konuşan çaydanlık ve fincanlar, şamdanlar, şarkı söyleyen kaşıklar ve dünyalar güzeli bir kız ve canavarın yani güzel ve çirkinin aşk dolu dansı. Aşkın çizgi film halini de ilk o zaman görmüştüm. Güzelin, sadece gözlerinin parladığı karanlık bir salonda çirkinle karşılaştığı ilk andan, lanetten kurtulup insan olarak birlikte dans ettikleri o müthiş son ana kadar izlediklerim, sadece "liliput" çizgi filmleriyle karşılaşmış bu küçük gözler için olağanüstüydü. Uyurken dinlediğim ve hep yaşamayı umduğum masallardan bir bölümdü bu ve bu masalın içindeydim sanki. Bu izlediklerim o zaman için öyle anlatılmazdı ki, anlatmaya kalksaydım sadece kasetten izlediğimiz 10 dakikalık çizgi filmlere benzemediğini söyleyebilirdim. O çizgi filmlerden çok daha güzel ve hatta söylediğim gibi olağanüstüydü. Çizgi- sinema sevgim o zaman başlamıştı. Güzel ve Çirkin’in sonunda canavar lanetten kurtulup insan oluyordu ama gözlerini kocaman açmış hiç kırpmadan hayranlık ve şaşkınlıkla kocaman perdeye yansıyan kocaman görüntüleri izleyen çocuğa yani bana lanetini bulaştırıyordu. Heyecan ve şaşkınlıkla yaşadığım bu deneyim, çizgi-sinemalara karşı ilgimi hep o yaştaki çocuğun hislerinde tutmuştu. Bana bulaştırdığı lanet buydu işte. Sinemaya gelen her çizgi-sinemaya hala 8 yaşımdaymışım gibi hevesle gitmek istiyorum. Bu beni hiç rahatsız etmiyor. Öyle ki, tek başıma gitmek zorunda kalsam bile hatta ailesiyle gelen çocuğun salonda önüme oturması ve iki de bir dönüp bana bakması bile rahatsız etmiyor. Çizgi filmi hala çok seviyorum. Çok nadir olarak geçtiğim televizyon karşısında eğer çizgi filme rastlarsam oturup izliyorum. O zaman düşünmemiştim fakat şimdi düşünüyorum da; neden çizgi-sinemaya sadece çocuklar götürülür. Sınırsız hayal gücünün resmedildiği başka hangi sanat dalı var ki? |
|
|