Emrah's profileYukarıya İnip Aşağıya Çı...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
February 07 Güdümlü Tehlike
"Hiç düşündünüz mü?" diye sormayacağım, ki kimse durup dururken ve benim gibi böyle bir olasılığa kanaat getirecek deneyimi yaşamadan, kendi kendine böyle bir soru sormaz. Üstelik giriş olduğu için "şişman ve kısa boylu kadın" tarifindeki bazı ayrıntıları geçtim. Asıl tehlikeli olanları veya tehlike oluşturanları; şişman, kısa boylu, bir elinde yük taşıyanı ve gözü uzakta bir yere dalmış olanıdır. Bu zat-ı muhteremler, uzakta bir yere daldıkları ve bu daldıkları yer genelde kafasını çevirecek yönde bir yer olduğu için, ters yönde yanından geçecek birini farkedemiyorlar. Ve aynı zamanda şişman oldukları için ve tabiri caizse penguen tarzı kolları hafif yukarı kalkık şekilde yürüdüklerinden dolayı yolları jetonsuz turnike gibi tıkıyorlar. Elinde yük taşıdıklarından dolayı boşta kalan kollarını daha çok sallayarak yürüdükleri için yanından geçmek isteyene fırsat vermiyorlar. Belki bütün bu özellikler bir tehlike oluşturmuyor olabilir, bilinmez tabi (belki tehlikeye maruz kalan vardır), ama bütün bunlara kısa boy eklendiği zaman, 1,83 boyundaki adama tarifi imkansız manevi ve fiziksel bir acı yaşatıyorlar. Nasıl diye merak ediyorsunuz değil mi? Kadın kendisini ve etrafındakini böyle bir tehlikeye maruz bırakacağını bilseydi eminim ki daha dikkatli yürürdü. Ama benim gibi onun da hiçbir fikri yoktu. Ve kısa boylu olmasından dolayı, fütursuzca salladığı kolu, vücudumun hizasında olan yere, okkalı bir tokat atıyordu. Bu tokat bildiğiniz "elinin tersi" tarzında değil. Havluyu sarıp ucunu ıslattığınız tarzda "vurup çekme" tekniğinde bir vuruş. Bu acıyı bilmiyorsanız anlamazsınız. Ama çok acıdığını söylersem de inanabilirsiniz. Belki vurduğu yerin hizası bacağıma ya da göbeğime gelse, bir derece acısına dayanılabilirdi ama bu hiza öyle bir nokta atışı yapıyordu ki, "tarifi imkansız acı"yı yaşatacak bir yere denk geliyordu. Bu hizanın neresi olduğunu anlamışsınızdır. Anlamayanlara anlatayım ki; bu hiza, tıbbi dilde genital bölge olarak adlandırılan ve neredeyse en hassas olan bölgeydi. Affalıyorsun. Ama çaktırmıyorsun. Kadın ne yapacağını şaşırıyor. Yediğin tokatla, hafifi öne eğilmişsin. O an, çaktırmamak için, öne eğilip ayakkabını bağlıyor numarası yapamazsın, kalabalık bir geçittesin. Hemen toparlayıp yoluna devam ediyorsun ve bir an önce, bu talihsiz olaya şahit olmuş kalabalıktan uzaklaşmak istiyorsun. Bir yanda çarptığı yer hafiften ağrıyor. "Eli de çok ağırmış" diyorsun. Utançtan kırmızı ve ağrıdan halsiz bir şekilde ne yapacağını şaşırıyorsun? Belki o an durup kadınla, yolda yürüme ahlakı ve bunun sonuçları hakkında bir tartışmaya girilebilir. Ama zannetmiyorum ki, bu başlatacağım tartışma sakin bir şekilde ve bahsettiğim doğrultuda yürüyebilsin: - Hanfendi beaa!! Dikkatli yürüyün yaa!! Olmaz ki insan yürürken önüne bakar. Valla benim önümle daha bir ilgilisiniz. - Aaaa! Terbiyesize bak. Koskoca, anan yaşında kadınla böyle konuşmaya utanmıyor musun? vs. vs. Böyle bir tartışmadan haklı olarak çıkacağımı zannetmiyorum. Üstelik dayak yiyerek bile çıkabilirim. Sonuçta Şirinevler, Kurtlar Vadisi'nden miras kalmış, kabadayıvari ahlak anlayışını benimsemiş, elinde tesbihiyle adam dövmeye hazır, yarı ahlak bekçisi kıvamında, kara kaşlı kara gözlü, takım elbiseli adamların bol olduğu tabiri caizse volta attığı bir mekandı. Ve bu mekanda ters olmazdı. Hele tombul ve sevimli teyzelere söylenecek kötü bir söz, kabadayılık kitabında en ağır suça denk bile olabilirdi. Onun için, bu kadar stres ve gerilimin yaşandığı bu alanda, böyle bir tartışmaya giremezdim. Kabullenmiş olarak ve keyifsiz bir deneyim yaşayarak o anı noktalıyorsunuz. Yapacak hiç bir şey yok. Derler ya; hata yapmaktan korkma sadece aynı hatayı tekrarlama diye, artık biraz daha dikkatli yürüdüğümü itiraf etmeliyim. Ama ne kadar dikkatli olursanız olun, kader işte, bir kaç defa daha aynı olay tekrarladı. Hatıratımda iz bırakan bu olayı yaşayan biri olarak tavsiye sunmaya hakkım var sanırım. Tavsiyem odur ki; özellikle erkekler, şirinevler köprüsünden geçerseniz, bilin ki bu güdümlü füzeler sizi beklemekte. Dikkatli olun benden uyarması.
February 01 "akşam, kat:12" tablosu
Bir yağlı boya tablosu yapmaya başladığında önce en arkadan başlarsın. Pencereden gördüğüm tablonun en arkasında mavi ve beyaz bir gökyüzü; sarı, turuncu ve kızıl renklerin iç içe geçtiği bir ufuk vardı. En uzakta bir asker gibi kıpırtısız ve dimdik nöbet bekleyen binaların arasından görülen deniz, üstün körü boyanmış yağlı boya tablosu gibi çoktan sise bulanmış, bulanıklaşmıştı bile. Gemiler zorlukla seçiliyor, deniz koyu rengini siyaha taşıyordu. Nöbet tutan binaların önünde kalan ve nispeten denize yakın olan; küçük ve az katlı apartmanlarıyla 7. ve 8. kısım evlerinin kırmızı kiremitli çatısı, uykuya dalmış bir ejderhanın pullu sırtını andırıyordu. Ufuğun kızıl rengiyle daha da belirginleşmiş ve parlamıştı. Her an uyanacakmış gibiydi. Belki bu ejderha tek dişi kalmış bir canavardı ve uyumasını sağlayan da; akşam loşluğundan nasibini almış hafif gölgeler içinde hemen önünde duran ve medenileşme görevinde elinden geleni yapmaya çalışan, Yunus Emre Kültür Merkezi'ydi. Sanki oynayan her tiyatro oyunu, yapılan her sergi bu ejderhaya söylenen bir ninniydi. Ve ejderhayı yenecek ya da uyutacak tek kahramanı aynı zamanda kültürü simgeleyen bir heykel gibiydi. Hangi ülkeye ait olduğunu bilmediğim eski tarz mimariyle yapılmış ve kalıbı hiçbir heykel tarzına uymayan bir heykel. Ve bir uçak, Yunus Emre Kültür Merkezi hizasında, sessizce saldırıya geçmiş yırtıcı bir kuş ya da isimlendirirsek bir baykuş gibi ufkun sarı, turuncu ve kızıl rengine boyanmış sol ucundan sağ ucuna, binaların arkasına, bilinmeyen avına doğru inişe geçiyordu. Hemen yakınımızdaki ilkokuldan Beethoven, Bach ya da Mozart'a ait olabileceğini düşündüğüm, kaçıncı senfoniye ait olabileceği hakkında hiç bir şey düşünemediğim, senfonik bir teneffüs zili duyuluyordu. Kapılarından mavi önlüklü öğrenciler taşıyor, sağa sola koşuşturuyorlardı. Yiyecek aramaya çıkan mavi renkli bir çeşit çöl karıncaları gibi. Yorucu ders saatinin sonunu, akşam loşluğundaki bu koşuşturmalarla kutluyorlardı. Okul hizasının sağ tarafında kalan parkta; kimbilir hangi iki sevgili sevdiğinin yanağına buse kondurmak için karanlığın çöküşünü heyecanla bekliyordu. Parkın arkasında kalan Atrium, "beni unutmayın!" dercesine, karanlığın çökmesini beklemeden bina ışıklarını yakıyordu. Binanın görünmesini engellediği Yunus Emre Camii'nden akşam ezanı duyuluyordu. Ve 12. katın penceresinden bir gün daha akşam oluyordu. Ataköy'e akşam çöküyordu. Sokak lambaları yanmaya, araba farları daha da belirgin olmaya başlamıştı. Binalar yavaş yavaş gözlerini açıyordu. Düzensiz bir şekilde ışıklar yanıyordu. Karanlık yavaş yavaş çökerken, perdeyi çekmeden son bir kez baktığımda; apartman silüetleri, kocaman ve sırıtan bir ağızın üst dişleri olmayan, düzensiz, eğri büğrü ve çürük alt dişleri gibiydi. Pencerelerden yansıyan ışıklar dişini yine fırçalamadığını gösteriyordu. Ayıp olmasın diye bir tebessümle selamlıyorum ve sevgililerin birbirinin yanaklarını öptüğünü umarak perdeyi çekiyorum. |
|
|